9 Aralık 2011 - 05:27

Bismillah… Kerbela hadisesi, hem kapkara sayfaları ile hem nurlu bembeyaz sayfaları ile kıyamete kadar inananların kılavuzudur. Çünkü orada Kur’an-ı Natık’ın batıl ile apaçık bir mücadelesi vardır. Hakkın tezahürü ile batılın tezahürü karşı karşıyadır. Batıla, hem de her türlü aldatıcı maskesine rağmen nasıl karşı durulur, maskesi nasıl alaşağı edilir ve Hakkın erleri nasıl bir duruş sergiler, Kıyamete kadar bütün insanlığı Sırat’ul Müstakim’e hidayet eden Kur’an ve sünnetin pratiğe yansıması nasıl olur, Öz Muhammedî İslam, nifak perdesine bürünmüş, hak maskesi takmış batıl karşısında, sayıca az da olsa, bütün imkânlar aleyhte de olsa ne yapar?… Bütün bunların hepsi orada o mekânda, Kerbela’da ortaya konmuştur… Basiret sahipleri için apaçık Furkan olmuştur Kerbela… Kalın ve silinmez çizgilerle Hak ile batıl bir kez daha aşikâr edilmiştir…

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Kerbela, sadece tarihi bir olay değildir ki, onu unutalım… Kerbela evrensel bir duruşun adıdır… Kerbela’yı sadece bir mekâna hapsetmek, bu olayı bir zaman dilimi ile kısıtlamak, Aşura’yı, olmuş bitmiş bir olayın olduğu gün olarak nitelemek, insanlığa zulümdür… O zamanın batıl safının komutanları da bunu murad etmiş, Kerbela’yı alelade bir mekân, Aşura’yı da alelade bir gün olarak tanıtmak için olmadık münafıklıklar sergilemişlerdi… Ama Hakkın temsilcileri, kanla yazdıkları bu yüce duruşu, yine nice zorluklara, tahammül edilmez eziyetlere rağmen tarihe ulaştırmışlardır… Evet, Kerbela evrenseldir, ister hak safının, ister batıl safının öncüleri olsun onlar da evrensel bir duruşun öncüleridir… nasıl ki, Firavun zulmün öncüsü ise Yezid de öyledir… Nasıl ki Hz.Musa (a.s.) Hakkın, adaletin, kurtuluşun imamı ise, İmam Hüseyin de (a.s.) öyledir…

Eğer “Kerbela hadisesi artık baydı, ikide bir gündeme neden getiriliyor?” diye isyan ediliyorsa, bu isyanın önce Yüce Rabbimize yapılması gerekmez mi? Çünkü hak ve batıl mücadelesini Yüce Kitabında anlatarak evrenselleştire bizzat O’dur (c.c.)…

Kur’an’da Buruc suresinde Ashab-ı Uhdud’dan söz edilir… Buruc suresinin ilk on ayeti, ateş dolu hendeklere atılan müminlerden ve onlara bu işkenceyi yapan zalimlerden bahseder:

1-Burçlarla dolu göğe andolsun,

2-Va'dedilmiş güne (kıyamete) andolsun,              

3,4,5-Şâhitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.       

6,7-O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.      

8,9-Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah her şeye şahittir.           

10-Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.       

Ashab-ı Uhdud ( Hendek kazıp içinde alevli ateş yakanlar) olayı, İslamiyet’ten çok önce vuku bulan bir olaydır… Ama Yüce Rabbimiz, onu yüce kitabında bize kıssa olarak anlatmakta ve o zalimleri lanetlediğini belirtmektedir… Bundan ne murad edilmektedir? Asahab-ı Uhdud olayı da “tarihte vuku bulmuş olaylardan bir olay” değil midir? Neden Yüce Rabbimiz onu kitabında ölümsüzleştirmekte ve bizlere de “ibret almak için” nakletmektedir?

Bu olay ile Kerbela’da vuku bulan o zulümler arasında bir paralellik yok mudur? O zalim Hendek ashabını lanetleyen Yüce Kitabımız’dan hareketle Kerbela’daki zulümleri lanetlemek ve onlardan beri olduğunu haykırmak neden “bıkkınlık” veriyor birilerine? Ateş dolu çukurlara atılarak işkence edilen müminlerin anıldığı gibi Kerbela mazlumlarını anmak ve onlara “taraf” olduğunu haykırmak neden yadırganıyor, öteleniyor?

Kerbela hadisesinden bahsedilmesini hazmedemeyenler veya ondan gereken dersi alamayanlar Buruc suresine, Ashab-ı Uhdud kıssasına baksınlar… Ve eğer itiraz edeceklerse de itirazlarını Yüce rabbimize ve onun kitabı olan Kur’an-ı Kerim’e yapsınlar…

Yüce Rabbimiz Tekvir Suresi’nin 8 ve 9. Ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:

“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda…” ( Tekvir 8,9)

Burada kastedilen, cahiliye dönemindeki müşriklerin kızlarını diri diri toprağa gömmesi olayıdır… Onları, kızlarını diri diri gömen zihniyeti kitabında zikrederek evrenselleştiren ve bizlere tanıtan Yüce Rabbimizin bu tanıtımından hareketle Kerbela’da Ehl-i Beyt’in o küçücük kız çocuklarına yapılanları zikretmek ve “Kendi dinine, kendi dininin kutsallarına” , hem de yine bu din adına yapılan zulümleri hatırlamak ve hatırlatmak neden yadırganıyor?

Ve rahmet peygamberinin, alemlere rahmet olarak getirdiği Rahmet dinini, vefatından sadece 50 yıl sonra Buruc suresinde belirtilen zulümlere rahmet okutacak kadar zalim bir çehreye nasıl çevirdiler? Yezid’in temsil ettiği o “İslam”, öz Muhammedi İslam mıdır? Yezid’in “hilafete” (daha doğrusu saltanata) geçişinin daha ilk yılı dolmadan işlediği aşağılığın en alt derecesini gösteren bu cinayetleri işleyen “Müslümanlar”, rahmet dininden bu zulmü anlar hale nasıl geldiler? Bu birden bire mi oldu? Bunların sorgulanması, o sürecin hayatımızı tanzim ederken iyi tahlil edilmesi ve “Sırat’ul Mustakim’in tanınması için ibretle gözden geçirilmesi neden rahatsızlık veriyor?

Kerbela’yı anlamaya çalışmak yerine o olay karşısında gözlerini kapatmak, sadece nurdan kendini mahrum etmektir… Tercih elbette her kesin kendisinindir…

MUHSİN KÜÇÜKER